Matrix geçtiğimiz hafta, 31 Mart’ta 20. yılını doldurdu. Gizmodo yazarlarından Germain Lussier filmle ilgili anılarını ve Martix’in sinema dünyası için önemini kaleme almış. O yazıdan ilhamla ben de Matrix’in hem kendi hayatımda hem de sinemada yarattığı değişiklikleri sizlerle paylaşmak istiyorum.
1999 yılında bütün dünya, yeni milenyuma hazırlık halindeydi ve herkes çok heyecanlıydı. 2000 yılından itibaren birçok şeyin değişeceğini ve çok daha teknolojik bir dönemin başlayacağını düşünüyorduk. Aslında interneti, akıllı telefonları ve günümüzün yapay zeka uygulamalarını düşününce, yeni milenyumdaki ilk 19 yılımızda çok fazla mesafe kaydettiğimizi ve beklentilerin önemli ölçüde karşılandığını söyleyebiliriz.
“Sinemaya dövüşlü film gelmiş”
Matrix belki kimileri için sadece bir sinema filmi ama 1999’da henüz 10 yaşında bir çocuk olarak bu filmi sinemada izlediyseniz, hem sinemaya hem de hayata dair birçok algınız değişebiliyor. Ben Matrix’i izlemek istediğimde yetişkin bir akrabamın filmi “vurdulu kırdılı dövüş filmi” olarak tanımladığını hatırlıyorum. Gerçekten de filmin fragmanına baktığımızda havada uçan, binalardan zıplayan, helikopterden atlayan insanlar görüyoruz. Haliyle Matrix’in sadece bir aksiyon filmi olduğunu düşünmek çok kolay.
Ama Matrix sadece bir aksiyon filmi olarak ele alınsa bile o güne kadar bildiğimiz filmlerden çok başkaydı. Daha filmin ilk sahnelerinde Trinity’nin havaya zıpladığı an zamanın durduğunu, kameranın açısı 180 derece değiştiğini ve aksiyon sahnesinin kaldığı yerden devam ettiğini gördüğümüzde yeni bir şeyler olduğunu anlamıştık. Daha sonra ‘Bullet Time’ olarak adlandırılan bu teknik, filmin ilerleyen bölümlerinde Neo’nun o klasikleşmiş mermilerden kaçma sahnesinde yeniden karşımıza çıktığında çok daha etkileyici bir hal almıştı.

Filmin farklı katmanları farklı düşünceleri ortaya çıkarıyor
Belki 10 yaşındaki beni en çok etkileyen şey filmin bu ‘uçmalı kaçmalı’ dövüş sahneleri olmuştu. Ama aynı film üniversitede hem Amerikan Kültürü bölümünde hem de Sinema-Tv bölümünde aldığım derslerde defalarca karşıma çıktığında beni bu filme bağlayan şeyin ne olduğunu daha iyi anladım. Matrix, o aksiyon sahnelerinin ardında derin bir felsefe barındıran ve insana içinde yaşadığı gerçekliği sorgulatabilecek kadar etkili bir hikaye üzerine kuruluydu.
Filmi ilk izlediğimde “Acaba gerçekten, sadece çok isteyerek yerden yükselebilir miyiz?” diye düşünmüştüm. Yıllar içinde, bilgisayar oyunlarının gerçekçiliğinin artması ve artırılmış gerçeklik teknolojilerinin gelişmesi ile birlikte “Ya içinde bulunduğumuz gerçeklik gözlerimizin önüne çekilmiş bir perdeyse?”, “Ya kafamızdaki bir VR gözlüğünü çıkarıp bambaşka bir dünyaya uyanırsak?” diye sorgulamaya başladım.
Hepsi bir metafor muydu?
Şimdi ise günümüzün yalan haberler ve alternatif gerçeklik gündeminde aklımı kurcalayan soru şu: “Gerçeğin gerçek olduğunu nasıl öğrenebiliriz?”. Morpheus ya da Ajan Smith bize kendi dünyasının gerçek olduğunu söylediğinde hangisine inanmalıyız? Ya da Cypher gibi, gerçeği gördüğümüz halde yalan içinde yaşamayı tercih etmek bir seçenek olabilir mi? Cehalet gerçekten mutluluk mudur?
Öte yandan, küresel ısınma ve plastik atıklar gibi insan temelli çevre sorunlarını düşündükçe Ajan Smith’in “Siz bu gezegeni yeyip bitiren bir virüssünüz!” repliği aklıma geliyor.
Matrix 20 yıl önceki teknolojisiyle, senaryosuyla ve oyunculuklarıyla bugün bile bizi etkilemeye ve kendisine hayran bırakmaya devam eden bir film. Klasikler arasına gireceği ilk günden belli olan bu film ile ilgili sizin ne gibi anılarınız var?


Bir yanıt yazın