“21. yüzyıl ekonomisinin ana ürünleri tekstil, araçlar ve silahlar değil; bedenler, beyinler ve zihinler olacak.”

Büyük ilgi gören Sapiens ve Homo Deus kitaplarının yazarı Yuval Noah Harari ile son kitabı 21. Yüzyıl için 21 Ders üstüne özel söyleşimiz.

Dünya Halleri olarak ilgiyle takip ettiğimiz isimlerden Tarihçi Yuval Noah Harari‘nin 21. Yüzyıl İçin 21 Ders adını taşıyan kitabı 1 Eylül itibariyla satışa çıktı. Şahsen Haziran ayında okuma fırsatı bulduğum bu eser, bir bakıma yazarın Sapiens ve Homo Deus kitaplarında gündeme getirdiği konu ve tartışmaların çözümlemesi gibi de düşünülebilir.

Önümüzdeki dönemde küresel çapta hayatımızı etkilemesi beklenen 21 ana başlık altındaki sorunu analiz eden Harari, yine epey tartışma yaratacak fikirlere imza atmış.

Bu fikirlerin ışığında kendisiyle gerçekleştirdiğim özel röportajın, kitabı okuyanlar kadar henüz okumamış olanlar için de yol gösterici olacağına inanıyorum. Harari’nin değindiği konularla ilgili Dünya Halleri olarak yayınladığımız bazı haberleri de bağlantı olarak ekliyorum.

Oldukça uzun bir metne dönüşen bu söyleşinin günümüze ve geleceğe dair son derece önemli tespitler içerdiğini düşünüyorum. Keyifli okumalar.


Uzmanlıkların, yetkinliklerin, dinlerin ve tüketim alışkanlıklarının bu kadar radikal değişimlere sahne olduğu bir gelecekte insanlığı tanımlayan yeni kriterler ne olacak?

Bir taraftan insan kimlikleri çok daha akıcı ve esnek olabilir. Örneğin, profesyonel kimliklerini düşünün. Bu insanlar otomasyon devrimiyle birlikte bilgisayar ve robotlar işlerini ele geçirirken mesleklerini tekrar tekrar değiştirmek zorunda kalacak. Otomasyon devrimi, iş piyasasının yeni bir dengeye oturacağı tek bir havza olmayacaktır. Aksine, yapay zeka (YZ) sürekli olarak kendi yeteneklerini geliştirdiği için daha büyük devrimlerin vesilesi olacak. Bu demek oluyor ki insanlar varlığını sürdürmek için profesyonel kimliklerini bir değil, birçok kez yeniden icat etmek zorunda kalacak.

Diyelim ki 10 yıllık bir kamyon şoförüsünüz. Ancak gün geliyor, kendi kendine yol alabilien (otonom) araçlar kamyon şoförlerinin yerine geçmeye başlıyor. Böylece sadece yeni bir beceri seti kazanmak zorunda kalmıyor; aynı zamanda kişiliğinizi de değiştirmeyi gerektiren yoga eğitmenliği gibi bir mesleğe geçiş yapıyorsunuz. Bir 10 yıl daha geçtiğinde bu sefer insanların vücut hareketlerini biyometrik sensörler ile izleyen bilgisayarlar dünyanın en iyi yoga eğitmeni oluveriyor. Böylece tekrar işsiz kalıyor ve bu sefer de kendinizi bir sanal dünya tasarımcısı olarak yeniden keşfediyorsunuz. Elbette bilgisayarlar o mesleği de ele geçirene kadar.

Yuval Noah Harari: Yaşam beklentisinin artacağı ve insanların seksenli yaşlara dek çalışabileceğini göz önünde bulundurursak, bu hayatınız boyunca en az 5-6 profesyonel kimliğe sahip olacağınız anlamına gelir.

Ya da cinsiyete bağlarını düşünün. ‘Erkekler’ ve ‘kadınlar’ gibi katı ve ikili bir bölünme yerine insanlar geniş bir yelpazedeki cinsiyet aidiyetleriyle ilerleyecek. Biyo-mühendislik ve sanal gerçeklik (VR) gibi teknolojiler bu tür geçişleri daha kolaylaştıracaktır.

Kendime bakıyorum (son 20 yıldır tek eşli ilişki yaşayan bir eşcinselim) ve kısa bir süre sonra muhafazakar bir dinozor sayılabileceğinden şüpheleniyorum. Gelecekte sabahları birkaç saat boyunca düz bir kadın, öğleden sonra sanal gerçeklik oyununda bir biseksüel transseksüel olabilirsiniz.

Sonuçta insanları mesleğe, dine ya da tüketim alışkanlıklarına göre tanımlamak pek anlamlı değil. İnsanların ‘erkek’ ve ‘kadın’ gibi kategorilere katı bölünmesine dayanan sosyal, politik ve dini sistemler çok yakında anlamını yitirecek. Aynı zamanda, grup kimliğinden ziyade bireysel gözetime dayanan yeni kontrol sistemleri de ortaya çıkabilir. Geçmişte insanları kontrol etmek isteyen herkes bunu onları gruplara ayırarak yaptı. Bu kısmen ırkçılık ve önyargıdandı. Ama her şeyden önce idari bir gereklilikti. Çünkü her bireyle ilgili yeterli veri toplayamıyor ve analiz edemiyordunuz. Bu nedenle sadece küçük bir grup insan hakkında veri toplanıp analiz edildi ve bireyler buna göre sınıflandırılıp muamele gördü. Ne var ki çok yakında hükümetler ve diğer örgütler bundan çok daha fazla veriye ve bilgi işlem gücüne sahip olacak. Her bireyi tek tek tanımak ve grup kimliğine göre değil, kendi özgün geçmişine göre muamele etmek mümkün hale gelecek. Bunun birçok avantajı olacak – mesela artık cinsiyetiniz veya cildinizin rengi tarafından değerlendirilmeyeceksiniz-. Aynı zamanda tehlikeleri de var – daha önce hiç kimsenin bilmediği bireysel alışkanlıklarınız ya da eylemleriniz için cezalandırılabilirsiniz-.

Belki geçmişte, bir iş başvurusunda bulunup reddedildiniz. Çünkü siz bir kadınsınız ve o yöneticinin kadınlara karşı önyargıları vardı. Gelecekte ise şöyle senaryolar da mümkün olacak: küçük bir çocukken anaokulunda tembel ve isyankarsınız. Sistem sizi sürekli izleyecek ve okula gitme zamanınız geldiğinde tembel ve isyankar öğrenciler istemeyen ‘en iyi okullar’ sizi reddedecek. Dolayısıyla ‘kötü’ bir okula gitmek zorunda kalacaksınız. 20 yaşına geldiğinizde en iyi üniversiteler de sizi reddedecek çünkü kötü bir okuldan gelmiş olacaksınız. 30 yaşına geldiğinizde iş bulamayacaksınız çünkü kötü bir üniversiteye gittiniz. Artık kimse kadınlara, zencilere veya eşcinsellere ayrımcılık yapmıyor. Ama insanlar seni ‘sen olduğun için’ cezalandırdığında ne olacak?

Ve elbette, gelecek bu senaryodan çok farklı da olabilir. Akışkan kimlikleri yerine, insanlık son derece katı bir kast sistemi ile sınıflandırılabilir. Biyo-teknoloji bize insan bedenlerini ve beyinlerini yeniden tasarlama gücü veriyor. Zenginler süper insanlara dönüşme adına yeni teknolojileri kullanırken yoksullar bunlardan mahrum kalıyor.

Tarihte ilk kez, ekonomik eşitsizliği biyolojik eşitsizliğe dönüştürmek mümkün hale gelecek. Zenginler, herkesten çok daha zeki, yaratıcı ve disiplinli olacak. Böylece ekonomiyi ve politik sistemi daha da fazla kontrol edecekler. Kendilerini daha fazla geliştirmek için daha fazla kaynağa sahip olacaklar.

Yuval Noah Harari: Kısa süre içinde 'süper-elitler' ile çoğunluğu oluşturacak 'sıradanlar' arasında kapanmaz bir uçurum ortaya çıkacak.

Dünya’nın tümünde Homo Sapiens adlı tek bir insan türünün yaşadığı haline gayet alışkınız. Ancak bundan 70 bin yıl önce bu gezegen en az 6 farklı insan türüne ev sahipliği yapıyordu. O dönemde Homo Sapiens Afrika’da, Neandertaller Türkiye’de (Anadolu’da), diğer türlerse Orta ve Doğu Asya’da yaşıyordu. Belki bir yüzyıl içinde Dünya yeniden birkaç farklı insan türünün yaşayacağı bir yer olacak.

Bugün teknolojiye yön verenlerin tarih, felsefe, psikoloji, sosyoloji, ahlak ve din konularında yeterince bilgiye sahip olmamalarının olası yansımaları neler olabilir?

Mühendisler ve Teknoloji Uzmanları geçmişi, felsefeyi ve ahlakı iyi bilmezlerse sonuçlar felaket olabilir. Binlerce yıldır sadece bir avuç düşünür ve şairin ilgilendiği birçok felsefi soru, bugün mühendisler ve teknisyenleri ilgilendiren acil pratik problemler haline geliyor. Hayvanları tasarlamak ve insanları süper insanlara yükseltmek için yapay zekanın nasıl üretileceğini ve biyoteknolojinin nasıl kullanılacağını öğreniyoruz. Bu tür projeler üzerinde çalışan mühendisler, “Bilinç nedir?”, “Özgür irade nedir?” Ve “insanlık nedir?” gibi eski felsefi soruları ele almak zorunda.

Daha sıradan bir düzeyde, otonom araçları düşünün. Kendi kendine ilerleyen bir aracın bir dizi arıza yüzünden fren yapma yeteneğini kaybettiğini hayal edelim. Bu durumda karşısına çıkan beş masum yayayı ezmek ile direksiyonu yana kırıp sahibinin hayatını tehlikeye atmak arasında bir seçim yapmak zorunda kalacak. Araç ne yapmalı? Filozoflar binlerce yıldır bu tür sorunları tartışıyorlar. Şimdiye kadar bu argümanlar gerçek davranışlar üzerinde utanç verici bir şekilde az etki yaratmıştır. Çünkü kriz dönemlerinde insanlar çoğu zaman kendi felsefi görüşlerini unutur ve duygularına, içgüdülerine yenik düşerler. Ne var ki bilgisayar algoritmaları ile onların tam olarak harekete geçmeye programladığınız gibi davranacaklarından. yüzde 100 emin olabiliriz. Bu yüzden bir otonom aracı programlamak için mühendislerin bazı zor ve kadim felsefi soruları cevaplaması gerekiyor.

Çok küçük grupların çok büyük kitlelerin kaderlerini belirlediği bir geleceğe doğru gittiğimiz ortada. Böyle bir durumda insanlar haklarından feragat etmeyi seçebilirler mi? Ve bu senaryodan olumlu bir sonuç beklemek mümkün mü?

Dünyanın her yerinde liberal demokrasiye inanç yitiriliyor. İnsanlar haklarından vazgeçiyor ve otoriter yöneticilere güveniyorlar. Bu biraz şaşırtıcı. Modern liberal demokrasilerde yaşam kuşkusuz sorunlarla doludur. Fakat yaşam tarihin herhangi bir döneminde veya yerinde olduğundan daha iyidir. Ne yazık ki insanlar tarihi pek iyi bilmiyor.

Buna ek olarak yeni teknolojiler bizi kimsenin çözmeyi bilmediği muazzam yeni zorluklarla yüz yüze bırakıyor. İşte bu yüzden 20. yüzyıldan miras kalan tüm politik sistemler bir krizle karşı karşıya. Artık gelecek için anlamlı vizyonları ortaya koyamıyorlar. Sağdaki ya da soldaki hiç kimse bugün insanlığın 30 yıl içinde nerede olacağı hakkında bir fikre sahip değil. Çoğu insan radikal değişimleri sevmez ve bilinmeyenden korkar. Bu yüzden daha fazla istikrar ve hayatlarına anlam katacak güvenli bir kimliğe sahip olmak istiyorlar. Bu yüzden geçmişe, gelecekten daha fazla ilgi gösteren nostaljik siyasi vizyon dalgaları görüyoruz. ABD’den Hindistan’a kadar olan ülkelerdeki otoriter politikacılar geleneksel milliyetçi ve dini hikayelere yöneliyor. Güç verirlerse halklarına ‘eski güzel günleri’ geri getireceklerine söz veriyorlar. Bunun yansımasını kendi ülkem İsrail’de dahi hükümetin kendi politikalarını haklı çıkarmak adına İncil’e ve Yahudi geleneğine sırtını dayaması şeklinde görüyorum.

Milliyetçilik ve din rahatlatıcıdır, çünkü bize dünyada neler olup bittiğini, kozmik dramadaki kişisel yerimizi, kim olduğumuzu ve hayatımızın anlamını anlatırlar. Dahası, milliyetçi ve dini öyküler, binlerce yıldır değişmeyen, 21. yüzyılın teknolojik ve ekonomik devrimleriyle bile değiştirilemeyen mutlak ve ebedi hakikatler oldukları iddiasında. Fırtınalı bir dünyada mutlak bir rehberlik sunduklarını iddia ediyorlar. Bu yüzden insanlar, dinin ve milliyetçiliğin ebedi hakikatlerine dayanan güçlü bir yöneticinin sorunlarımıza tüm cevapları vereceği ümidiyle haklarından ve güçlerinden vazgeçmeye eğiliminde.

Ne yazık ki milliyetçilik ve dinin nostaljik fantezileri 21. yüzyılın büyük problemlerini çözmeyecek. Örneğin iklim değişikliğiyle nasıl baş edebiliriz? Yapay zeka milyarlarca insanı iş piyasasına ittiğinde ne yapmalı? Genetik mühendisliğinin muazzam yeni güçleri nasıl kullanılır? Bu soruların cevaplarını İncil’de ya da Yahudilikte bulmayacaksınız. Çünkü İncil’i yazan ve Yahudiliği yaratan insanlar küresel ısınma, genetik ve bilgisayarlar hakkında çok az şey biliyordu.

21. yüzyılın gerçekliği korkutucu. Bu yüzden insanların neden ondan uzaklaşmak istediklerini anlıyorum. Ama başka seçeneğimiz de yok. Gerçeği olduğu gibi görmeliyiz. Ve 21. yüzyılın eşi görülmemiş sorunlarıyla baş edebilecek yeni politik modeller geliştirmeliyiz

İnternetin bireyleri doğrudan birbirine bağladığı, sınırları ve düzenlemeleri gittikçe anlamsız hale getirdiği bir zamandayız. Ancak bahsettiğiniz gibi dünya hala bu gelişmelerden çok önce kurulan devletler, sistemler, rejimler ve sınırlarla yaşıyor. Bu uyumsuzluğu ortadan kaldırmak mümkün mü?

İnternet, sınırları ortadan kaldırmak ve insanları birbirine bağlamak adına çok daha geniş bir eğilimin parçası oldu. Yakın geçmişte dünya küresel liberal düzenin egemenliği altındaydı. Bu düzen tüm insanlığın ortak değerlerini ve çıkarlarını vurgular, işbirliğinin çatışmadan daha iyi olduğuna inanır ve fikirlerin, malların, paranın ve insanların serbest dolaşımına izin vererek işbirliğini teşvik eder. Liberal düzenin birçok kusuru olsa da her şeye rağmen dünyayı tarihte hiç olmadığı kadar huzurlu, sağlıklı ve müreffeh bir hale getirdi. Bu altın çağın öncesinde insanlığın daha iyi olduğunu düşünüyorsanız lütfen düşündüğünüz o yılı adlandırın: 1918 miydi? 1718? 1218?

Yine de insanlar liberal düzene inancını kaybediyor. Dünyanın dört bir yanında hükümetler göçü giderek daha fazla kısıtlıyor, yüksek ithalat vergileri getiriyor, aykırı fikirleri sansürlüyor ve ülkelerini duvarlarla örülü kalelere çeviriyorlar. Bu sürekli olursa, küresel liberal düzen çökecektir. Peki yerine ne gelebilir? Milliyetçilik tek bir ulusu nasıl yöneteceğiniz konusunda birçok iyi fikir sunabilir ancak dünyayı bir bütün olarak yönetmek adına malesef uygulanabilir hiçbir planı yoktur.

Bazı milliyetçiler dünyanın ‘duvarlarla çevrili ama dost kale-ülkeler’ ağına dönüşeceğini umuyorlar. Her ulusal kale, kendine özgü kimliğini ve çıkarlarını koruyacaktır. Ancak bütün kaleler yine de barış içinde işbirliği içinde olabilir ve ticaret yapabilir. Göç yok, çok kültürlülük yok, küresel seçkinler yok -aynı zamanda küresel savaş da yok-. Bu vizyondaki sorun, duvarlarla çevrili kalelerin nadiren birbiriyle dost olmasıdır. Geçmişte, dünyayı temizlenmiş uluslara bölme çabaları, savaş ve soykırımla sonuçlandı. Bazı evrensel değerler ve küresel organizasyonlar olmadan, rakip ülkeler herhangi bir ortak kural üzerinde hemfikir olamazlar.

Bazı diğer milliyetçiler herhangi bir küresel işbirliğine ihtiyacımız olmadığını söyleyerek daha da aşırı bir konumu benimsiyor: “Ulusumuz sadece kendi çıkarları için ilgilenmeli ve dünyanın geri kalanına karşı hiçbir yükümlülüğü olmamalıdır. Kale sadece asma köprüyü kaldırmalı ve duvarlarını örmelidir -dünyanın geri kalanının cehenneme kadar yolu var-“. Bu nihilist pozisyon saçmadır. Küresel bir ticaret ağı olmadan hiçbir modern ekonomi ayakta kalamaz. Daha da önemlisi, insanların hoşuna gitmiş olsun ya da olmasın, insanlık bugün tüm ulusal sınırların alay konusu olan ve sadece küresel işbirliğiyle çözülebilen üç ortak sorunla karşı karşıyadır: nükleer savaş, iklim değişikliği ve teknolojik bozulma. Hiçbir ulus tek başına nükleer savaşı önleyemez, küresel ısınmayı durduramaz veya yapay zekayı düzenleyemez.

Bu üç sorunu başarılı bir şekilde karşılayabilmek için daha az değil; aksine daha fazla küresel işbirliğine ihtiyacımız var.

Yuval Noah Harari: Küresel bir kimlik yaratmalı ve insanları, kendi halklarına ek olarak insanlığa ve dünya gezegenine sadık olmaya teşvik etmeliyiz.

Bunun imkansız bir görev olduğunu düşünmüyorum. Her şeye rağmen, insanlığa ve Dünya gezegenine sadık kalmak, hiç tanımadığım milyonlarca yabancıdan ve daha önce hiç ziyaret etmediğim pek çok vilayetten oluşan bir ülkeye sadık hissetmekten daha zor değildir. Hiçbir Türk, diğer 80 milyon Türk’ün tamamını tanımıyor ve her Türk, Edirne, Erzurum, Trabzon ve Mersin’i ziyaret etmedi.

Ortak bilgeliğin aksine, milliyetçilik konusunda doğal olan hiçbir şey yoktur. Kökleri insan biyolojisi veya psikolojisine dayanmaz. İnsanlar genlerindeki grup sadakatiyle bir araya gelen sosyal hayvanlardır; bu doğru. Ancak, milyonlarca yıldır Homo Sapiens ve onun hominid ataları birkaç düzineyi geçmeyen sayıdaki küçük, samimi topluluklar halinde yaşıyorlardı. Bu nedenle insanlar, herkesin herkesi tanıdığı aile, kabile ve köy gibi küçük topluluklarda daha kolay sadakat geliştirir. Ama milyonlarca yabancıya sadık olmak neredeyse hiç de doğal değildir.

Bu kitlesel sadakatler sadece son birkaç bin yıl içinde ortaya çıkmış ve küçük kabilelerin kendi başlarına çözemeyeceği büyük çaplı sorunlarla başa çıkmak için evrimleşmişlerdir. Bugünbüyük ulusların bile kendi başlarına çözemediği küresel sorunlarla karşılaştıkça, bağlılıklarımızın bir kısmını küresel bir kimliğe dönüştürmek daha mantıklı görünüyor. Bu, küresel bir hükümetin kurulması veya tüm kültürel, dini ve ulusal farklılıkların ortadan kaldırılması anlamına gelmez. Aynı anda aileme, köyüme, mesleğime, ülkeme, gezegenime hatta tüm insan türüne sadık olabilirim. Farklı sadakatlerin bazen birbiriyle çatışabileceği doğrudur. Böyle durumlarda ne yapılacağına karar vermek kolay da değildir. Ama hayatın kolay olduğunu kim söyledi? Hayat zor. Bunu kabul etmek gerek.

‘Tekdüze olmaksızın uyum’ idealinin özü budur. Eğer insanlar arasındaki tüm farklılıkları ortadan kaldırmanız gerekiyorsa, bu çok zayıf bir uyum olacaktır. Ortaya çıkan tüm enstrümanların sadece bir nota çaldığı bir orkestraya ya da tüm malzemelerin sadece tek bir tada sahip olduğu bir çorbaya benzer. Gerçek uyum, birçok farklı sesin ve zevkin bir arada bulunmasına ve birbirini dengelemesine izin vermek anlamına gelir. Bu sürekli bir çaba gerektiriyor ama sonucu daha güzel: daha yaratıcı ve daha merhametli bir dünya. Türk ve İsrailli, erkek ve kadın, düz ve eşcinsel, zengin ve yoksul, yaşlı ve genç her türlü insanı dinleyebildiğinizde, sadece bir tür insanla konuştuğunuzdan çok daha zeki ve bilge olacaksınız.

Peki insanoğlu bu meydan okumaya yönelecek ve küresel bir uyum yaratmayı başaracak mı? Bilmiyorum.

Yuval Noah Harari: İnsanın bilge yanı çok güçlüdür ama aptallığını da asla hafife almamalıyız.

‘Yeni egemen sınıf’ konusuna dönersek; teknolojinin yaratacağı imkanlar ve eşitsizlik sayesinde güçlenecek bu grubun talepleri sizce ne olacak?

21. yüzyılda seçkinler her zamankinden daha fazla güce sahip olacak ve bunu çok dikkatli kullanmaları gerekecek. Bunun için üç şeye ihtiyaç duyacaklar. Birincisi, bilim ve teknolojiyi iyi kavramak. Bilim şu anda dünyanın en önemli değişim sebebi. Bu yüzden örneğin iklim değişikliği, nükleer enerji, yapay zeka ve biyoteknoloji konularını anlamıyorsanız dünyaya öncülük etmeniz mümkün değil. Bunun için biyoloji veya bilgisayar bilimlerinde profesör olmanız gerekmiyor. Fakat iklim değişikliğinin dinamiklerini ve yapay zekanın potansiyel gücünü kavramanız şart. “Küresel sıcaklığın 2 santigrat derece yükselmesi durumunda sadece hava biraz daha sıcak olacak” veya “yapay zeka insan sezgisinin yerini asla tutamayacak.” tarzında şeyler söyleyenler dünyayı yönetmeye uygun değil. Çünkü hiçbiri karşı karşıya oldukları zorlukların önemini anlamamış durumdalar.

İkincisi, liderler alçakgönüllülüklerini ve merhametlerini geliştirmek zorunda kalacaklar. Yapay zeka ve biyo-mühendislik, bize yaratılış ve yıkımın kutsal güçlerini vermek üzere. Bu gerçekten, kelime anlamıyla böyle. Geleneksel olarak tanrılara ait olduğu düşünülen yetenekleri kazanıyoruz. Özellikle yaşamı yaratma ve imar etme becerilerini.

Yuval Noah Harari: 21. yüzyılda biz insanlar da tıpkı İncil'de Tanrı'nın yaptığı gibi hayvanları, bitkileri ve insanları kendi istediğimiz şekilde tasarlayıp, üretmeyi öğreneceğiz.

Yeni tür organik varlıklar yaratmak için genetik mühendisliği kullanacağız; siborg (organik parçaları inorganik parçalar ile birleştirilmiş varlıklar) oluşturmak için doğrudan beyin-bilgisayar arayüzlerini kullanacağız. Dahası, tamamen inorganik varlıklar yaratmakta bile başarılı olabiliriz.

21. yüzyıl ekonomisinin ana ürünleri tekstil, araçlar ve silahlar değil; bedenler, beyinler ve zihinler olacak.

Bir tanrının rolünü oynamak kolay değildir. Yapay zeka ve biyo-mühendislik güçleri ile ne yapacağına karar verenler alçakgönüllülük ve şefkatten yoksun kalırlarsa, son derece sorumsuz tanrılara dönüşeceklerdir.

Son olarak, liderlerimizin kendilerini iyi tanımasını ve kendi zayıflıklarını bilmesini umuyorum. Tabii ki eski zamanlardan beri bilgeler ve azizler insanlara ‘kendini bilme’ konusunda defalarca tavsiyelerde bulundu, nasihatler verdi. Yine de İsa, Muhammed ve Buda’nın günlerinde bu anlamda bir gerçek rekabetimiz olmadı. Kendini bilmeyi ihmal ettiysen dahi insanlığın kalanına karşı hala kapalı bir kutuydun. Şimdiyse aksine rekabet var. Bu satırları okurken, her türlü kurum ve kuruluş sizi yıkmaya, fethetmeye çalışıyor. Sizi kendinizden daha iyi tanıyorlarsa, size istedikleri her şeyi satabilirler. Bu bir ürün de olabilir, siyaseçi de. Eğer sıradan bir insansan, dünyaya zararın küçüktür. Ama eğer bir lidersen ve seni yönlendirebilecek, istismar edebilecek biri tarafından saldırıya uğramışsan hasar muazzam olabilir.

Bütün bunların ışığında sizi geleceğe dair umutlu kılan şey nedir?

Umutlu olmak için çok şey var. Tüm bu sorunlara rağmen, insanoğlunun bugüne kadar hiç olmadığı kadar refah içinde, sağlıklı ve huzurlu olduğunu fark etmek iyi bir başlangıç olabilir. İnsanlık tarihinde ilk kez açlık insanlar açlıktan değil obeziteden,  vebadan değil, yaşlılıktan, şiddetten değil kazalardan dolayı hayatını kaybediyor.

Gerçekten de tarihin en huzurlu döneminde yaşıyoruz. Dünyanın bazı bölgelerinde hala savaşlar var – Ortadoğu’da yaşadığım için bunun gayet farkındayım. Fakat dünyanın büyük bölümü savaştan tamamen kurtulmuş durumda. Ve birçok devlet artık çıkarlarını geliştirmek için savaşı standart bir araç olarak kullanmayı bıraktı.

Eski tarım toplumlarında tüm ölümlerin yaklaşık yüzde 15’i insan şiddetinden kaynaklanmıştır. Bugün dünyada bir bütün olarak, ölümlerin yüzde 1.5’undan azı insan şiddetinden kaynaklanmaktadır. Aslında, intiharların sayısı bugün şiddet olaylarına bağlı ölümlerin sayısından fazla! Kendinizi öldürmeniz, bir düşman asker, terörist veya suçlu tarafından öldürülmenizden çok daha yüksek bir ihtimal. Benzer şekilde obezite ve buna bağlı hastalıklardan ölen kişilerin sayısı, insan şiddetiyle öldürülen insan sayısından çok daha yüksek. Şeker bugün baruttan çok daha tehlikeli.

Peki bu barış çağını ne getirdi? Her şeyden önce ve en önemlisi; nükleer silahlar süper güçler arasındaki olası bir savaşı toplu intihar senaryosuna çevirdi. Bu yüzden süper güçler uluslararası sistemi tamamen değiştirerek anlaşmazlıklarını büyük savaşlar olmaksızın çözmenin yollarını buldular. İkincisi, ekonomik değişimler bilgiyi ana ekonomik varlık haline getirdi. Daha önce, zenginlik esas olarak buğday tarlaları, altın madenleri, köleler ve sığırlar gibi maddi kaynaklara dayanıyordu. Bu da doğal olarak savaşı teşvik etti, çünkü maddi zenginlikleri savaş yoluyla fethetmek nispeten kolaydı.

Bugünün serveti bilgidir. Ve bilgiyi savaş yoluyla ele geçiremezsiniz. Örneğin Silikon Vadisi’nin zenginliğini fethedemezsiniz çünkü orada bir silikon madeni yoktur. Zenginliği oradaki mühendislerin ve teknisyenlerin bilgisinden gelmektedir. Sonuç olarak bugün çoğu savaş zenginliğin eski tarz maddi kaynaklara dayandığı -Ortadoğu gibi- belirli bölgeleriyle  sınırlı kalmaktadır.

Ama bu bizi rehavete sürüklememeli. Son bu son dönemde savaşın herhangi bir mucize veya Tanrısal bir müdahale sayesinde ortadan kalkmamış olduğunu görmeliyiz. Savaş bilge insanların kararları sayesinde reddedildi. Ve eğer insanlar akılsızca kararlar vermeye başlarlarsa savaş geri dönecektir. Bu insanlığa karşı bir yıkım olacaktır. Bu yüzden dünyanın en büyük güçlerinden biri olan ‘insanın aptallığını’ asla hafife almamalıyız.

Barış için çok sayıda akıllı insan gerekir, ancak savaş için tek bir aptal yeterlidir.


Bu röportajı gerçekleştirmemdeki katkılarından dolayı Kolektif Kitap‘a teşekkürlerimi sunarım.

16 Yorum

Yorum yazmak için tıklayın

Yorumunuz:

  • Türkiye İş Bankası'nın katkılarıyla

Bülten Aboneliği

Günlük haberleri eposta bültenimizle takip edin!

Teşekkür ederiz.

Bir terslik var...